İnsanların nitelikli becerilere sahip olmasında, acaba hangi organların evriminin rolü vardır ?

İlkin insansılardan modern insana geçiş aşamalarının bulunabilen fosillerine bakıldığında, aslında diğer primatlar ile ortak olan atadan şu anki insan formuna geçişin tüm basamakları görülebiliyor.

Beyin kıvrımları artıyor ve beyin hacmi genişliyor, kafatasının üst arka kısmı büyüyor, burun ve çene küçülüyor. Buna bağlı olarak yüz ince uzun bir şekil alıyor, bu şekildeki kafatasını dengeleyebilmek için boyun omurları dik bir şekle geçmek zorunda kalıyor ve bu da omurganın tamamını etkiliyor. Omurganın şeklindeki değişiklik sonucunda iki ayak üzerine kalkılıyor ve bu duruşu destekleyebilmek için leğen kemiği küçülerek, bacakların açık hali arasındaki mesafenin oranını belirliyor. İki ayak üzerine kalkma ile birlikte kollar oransal olarak kısalıyor ve vücudun tüm yükü üzerine binen bacak kasları daha fazla gelişiyor. Arşınlama hareketinin yerini tamamen adımlama ve koşma alıyor. Ağaç üzeri yaşamdan koparak yere inmeyle birlikte küçülmeye başlayan kuyruk tamamen yok oluyor.

İki ayak üzerine kalkma, insana çok daha geliÅŸmiÅŸ bir hareket yeteneÄŸi saÄŸlıyor, vücut daha rahat kontrol edilebiliyor. Mesafe kat etme iÅŸlevinden kurtulan kollar, baÅŸka iÅŸlerde ve çok daha etkin bir ÅŸekilde kullanılmaya baÅŸlıyor. BaÅŸ parmağın diÄŸer dört parmağın karşısına getirilebilmesi sonucunda elin “kavrama” yeteneÄŸi ortaya çıkıyor ve etkin bir biçimde alet kullanımı geliÅŸiyor. Alet kullanabilen insan birçok iÅŸini artık daha kolay hallediyor. Kendini savunması, yiyecek bulması, toplaması veya avlayarak yakalaması büyük ölçüde kolaylaşıyor.

Hacimsel olarak büyüyen beyin, sinir sistemi ve duyular ile bireysel ve sosyal zekanın geliÅŸimine önayak oluyor. Kafatasının ÅŸeklindeki deÄŸiÅŸiklik ile birlikte yukarı doÄŸru kubbeleÅŸen damak, daha kaslı yapıya sahip bir dil ve geliÅŸen gırtlak yapısı, çıkarılan ilkin yabani seslerin, zamanla kontrollü ve anlamlı seslere dönüşmesini ve “lisan” kavramının ortaya çıkmasını saÄŸlıyor. Bunun sonucunda sosyal yaÅŸamda da baÅŸarı artıyor.

Tüm bunlar ilk olarak akla gelenler. Bunların dışında çeÅŸitli fizyolojik ve metabolik deÄŸiÅŸiklikler de meydana geliyor. Ancak yukarıda birbirine bağıntılı ÅŸekilde anlattığımız özelliklerin geliÅŸimi, insanın ve diÄŸer primatların yaÅŸam ÅŸekilleri ve yaÅŸam becerileri arasındaki farkların ortaya çıkmasında “en önemli” sayılabilecek deÄŸiÅŸimleri açıklıyor

0(Sıfır)doğal sayısı neden çift sayıdır?

Bu tür şüpheler oluştuğunda tutulacak yol oldukça standart: Hemen tanımlara döneceğiz. Çift sayının tanımı nedir? Bir n sayısının çift olabilmesi için 2 ile bölündüğünde 0 kalan veriyor olması gerekir. Şüphesiz burada n sayısının tam sayı olduğunu hatırlamakta yarar var.
0 sayısı 2 ile bölündüğünde sonuç 0, kalan da 0. O nedenle çift sayıdır. Daha ileri de gidebiliriz: 0 sayısının karesi de 0 olduğundan çift sayıların karesi de çift olur; a.0=0 olduğundan herhangi bir tam sayının bir çift sayı ile çarpımı çifttir ve benzer çift sayı özelliklerini de taşır.
0′ın bir sayı olması size tuhaf gelmiyorsa bir çift sayı olması neden tuhaf anlaşılmıyor

insanların kıyafet giyme ihtiyacı duymuş olmasının sebebi nedir?

İnsanların giyinme ihtiyacı, modadan ya da örtünmeden önce doÄŸa koÅŸullarından korunma gereksiniminden ortaya çıkmıştır. Paleolitik çaÄŸda yaÅŸanan buzul dönemleri sırasında sıcaklığın dayanılmaz derecelere düşmesi, insanları avlanan hayvanların postlarını giyecek olarak kullanmaya itmiÅŸ olmalı. İnsanı GüneÅŸ’in yakıcı ışınlarından ya da kışın dondurucu soÄŸuÄŸundan koruyan giysiler, el aletlerinin geliÅŸmesiyle birlikte kaba formlarından çıkıp gittikçe incelikli işçiliÄŸe de sahip oldular.

Nasıl Sarhoş Olunuyor

İlk yudumla birlikte, alkol ağız ve yemek borusu ile temas ettikten sonra, ciddi miktarda kana karıştığı ilk durak olan mideye gelir. Ancak alkolün kana karışması en çok ince bağırsaklarda olur.

Büyük bir kısmı ince bağırsaklarda kana geçen alkol, derhal merkezi sinir sistemimizi etkilemeye başlar. Birkaç dakika sonra beyne geçerek sinir hücrelerini etkiler ve mesaj iletimini yavaşlatır.

İçmeye devam edilirse, beyindeki görme, denge, konuşma ve muhakeme ile ilgili sinir merkezleri etkilenmeye başlarlar. Bu arada alkolün baskılayıcı etkilerini yenebilmek için, kalp kası zorlanır ve nabız artar.

Biraz daha içilirse şuur kaybı meydana gelebilir. Daha da devam edilirse, alkolün kandaki oram alkol zehirlenmesi seviyesine ulaşır, solunum yetmezliği nedeni ile ölüm kaçınılmaz olur.

Alkol oldukça yavaş yakılır. 100 gram saf alkolün vücutça yakılması yaklaşık 10 saat sürer.

KaraciÄŸerde yakılan her bir gram alkol için 7.1 kilokalori açığa çıkar. Yapılan araÅŸtırmalara göre ABD’de insanlar genel olarak kalori ihtiyacının yüzde 10′unu alkolden karşılamaktadır. Alkoliklerde bu oran yüzde 50 olup ciddi beslenme bozuklukları görülür.

Alkol karaciğer yetmezliği yanında, kalp hastalığı ve kanser riskini de artırır. Beyinde hücre kaybına yol açar, uzun sürede beyin hücrelerindeki dejenerasyon artar, psikiyatrik bozukluklar başlar.

Ama alkolün en büyük etkisi, sağlığı bozmasının yanında, aileleri ve arkadaşlıkları parçalaması, hapishane ve hastaneleri doldurmasıdır.

BaÅŸla Onaylama

Dünyada bütün insanlar ‘evet’ veya ‘hayır’ derken baÅŸlarını da bir ÅŸekilde hareket ettirirler. Kabul etme veya etmeme düşüncelerini mutlaka bu baÅŸ hareketleri ile desteklerler, belli ederler. İstemsiz, bir nevi refleks olan bu hareketi, davranış bilimciler insanın bebeklik çağındaki meme emme içgüdüsüne baÄŸlıyorlar.

Yeni doğmuş bebeklerin görme ve işitme duyuları tam gelişmemiş olduğundan acıktıklarında annelerinin göğüslerini ararlarken, süt emmeye istekli olduklarında başlarını öne eğip memeye yaklaşıyorlar, doyup artık meme emmek istemedikleri zaman ise başlarını iki yana sallayarak ağızlarını memeden uzaklaştırıyorlar. Uzmanlar bu davranış şeklinin ilerde evet derken başı öne eğme, hayır derken iki yana sallama şeklinde yerleşip devam ettiğini ileri sürüyorlar.

Charles Darwin’den kaynaklanan ve en iyi açıklama olarak kabul gören bu tezin gözden kaçırdığı bir durum var. Akdeniz Bölgesi insanları evet derken baÅŸlarını öne eÄŸiyorlar da hayır derken baÅŸlarını iki yana sallamak yerine geriye atıyorlar. Hatta bu arada dil ve damaklarıyla ‘çık’ diye bir ses çıkarıyorlar.

Karadeniz’in batısında yaÅŸayan bazı topluluklar ise tam tersini yapıyorlar yani hayır derken baÅŸlarını öne eÄŸiyorlar, evet derken iki yana sallıyorlar.

Eskimolarda da evet yine aynı şekilde ama onlar hayır derken sadece göz kırpıyorlar. Yabancılar kendileri için şaka anlamına gelen bu göz kırpma karşısında Eskimolarla ilginç anlaşmazlıklara düşüyorlar.

Davranış biçimleri ve kökenleri ile uğraşanların araştırma alanlarını genişletmeleri gerekiyor. Avrupa bebekleri meme emmek istemedikleri zaman başlarını iki yana sallarlarken Akdenizliler niye arkaya atsınlar, Eskimolar niye göz kırpsınlar, bunun annenin giyiniş biçimi ve anatomisi ile bir ilişkisi olabilir mi acaba?

Parlak Işıkta Hapşırma

Refleksif hapşırma denilen, güneÅŸ ışığı baÅŸta olmak üzere herhangi bir parlak ışığa bakınca hapşırma olayı insanların yüzde 18′inde görülüyor. Hatta bu oran bazı bölgelerde yüzde 35′e kadar çıkabiliyor. 25 senedir bu ÅŸekilde hapşırmanın genetik olduÄŸu biliniyor. Hapşırma sayısının da yine genlerle nakledildiÄŸine inanılıyor.

Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşuyor ama parlak bir ışığın bu sinir uçlarını nasıl uyardığı meçhul. Aslında hapşırma parlak ışığa devamlı bakarken değil, loş bir ortamdan bol ışıklı bir ortama çıkıldığında veya yüz güneşe çevrildiğinde oluşuyor.

Parlak ışıkta hapşırma otomobil sürücülerinde, karanlık bir tünel çıkışı güneş ışığı ile karşılaşıldığında problem yaratıyor ama asıl tehlikede olanlar savaş uçağı pilotları. Ağzında oksijen maskesi ile hapşıran bir pilotun durumunu düşünebiliyor musunuz? Bu nedenle askeri araştırma grupları da refleksif hapşırma ile ilgileniyorlar.

Askeri ilgililer öncelikle ışığın herhangi bir dalga boyunun etken olup olmadığını araştırdılar. Sonuca varabilselerdi bu dalga boyunu filtre eden gözlük veya lenslerle sorunu halledeceklerdi. Ancak bu konuda hiçbir araştırma sonuç vermedi. Işık şiddetinin değişmesiyle oluştuğunun ve genetik olduğunun bilinmesinin dışında ışığın insanı nasıl hapşırttığı hala bilinmiyor.

Gerinmenin Haz Vermesi

Gerinmede, gevÅŸeme amacıyla kollar yukarı kaldırılır, baÅŸ ve gövde arkaya eÄŸilir, bacaklar gergin hale getirilir aynı zamanda üst üste esnenir. Gerinme özellikle uykudan kalkıldığı zaman bazen de sinirler yorulduÄŸunda görülür. ‘Gerim gerim gerinmek’, rahatlık, mutluluk ve övünç duymak anlamında bir deyim olarak da kullanılır.

Kaslarımız ‘aktin’ ve ‘miyosin’ denilen kimyasal moleküllerden yapılmış, iç içe geçmiÅŸ protein liflerinden oluÅŸurlar. Hareket halindeki bir kasta bu iki molekül arasındaki baÄŸların hep birlikte çalışmaları ile güç üretilir.

Çalışmayan, dinlenme halindeki kaslarda ise bu bağlar tamamen kapatılmış değillerdir. Kaslarda hareket olmamasına rağmen bu bağlar az bir miktarda da olsa kaslarda gerilim ve sertlik yaratırlar.

Bu gerilim ve sertlik birdenbire ortaya çıkmaz ama dakikalar içinde gelişir ve maksimum noktaya ulaşır. Bu nedenle uzun zaman hareketsiz kaldığımızda vücudumuzda bir katılık, sertlik hissederiz. Atletler yarışa başlamadan önce çeşitli hareketler yaparak kaslarındaki sertliği gidermeye çalışırlar.

Bu olay tıbben ilk olarak 1929 yılında Derrick Denny Brown tarafından incelenmiÅŸ ve ‘hareketsizlik katılığı’ adı verilmiÅŸtir. Daha sonra ‘thixotrapy’ adı verilen bu sertleÅŸmede kasların harekete geçme kabiliyeti, hareketsiz kalma süresi uzadıkça azalmaktadır. Gerinme iÅŸte burada devreye girer.

Gerinince kaslardaki katılık ve onun yarattığı gerilim geçici olarak azalır ve insana hoş bir duygu verir. Vücuda yapılan masaj ve diğer fizyoterapi uygulamalarında vücudun gevşemesi ve rahatlık duyulması da bu mekanizma dolayısıyladır.

Bebek Sallamanın Amacı

Bir haftalık bebekler günün yaklaşık yüzde 80′ini kısa aralıklarla uyuyarak geçirirler. Bir aylık olduklarında, uyku zamanları günde 3 ila 4 kestirmeye ve 5-6 saatlik kesintisiz bir gece uykusuna dönüşerek gittikçe azalır.

Bebeklerin geceleri uykudan uyanmaları annelerin en çok zorlandıkları hususlardan biridir. Günümüzde uzmanlar ‘bebek aÄŸladığında karnının tok, altının kuru olduÄŸundan ve sancısının olmadığından eminseniz, yattığı odanın kapısını kapatıp yanından kararlı bir ÅŸekilde uzaklasın, bir süre sonra sesi kesilip uyuyacaktır’ diyorlar.

Annelerin çocuklarını kitaplara bakarak büyütmeye çalıştıkları 20. yüzyılın son çeyreğinden önce doğan bebekler annelerinin kucaklarında, ayaklarında veya bir beşikte sallanıp uyutularak büyüdüler.

Bebeklerin sallanarak uyutulmalarına, bilim adamları ‘vestibular uyan’ adını veriyorlar. Gerçi anneler binlerce yıldır bebeklerini sallıyorlar ama konu araÅŸtırmacıların daha yeni ilgisini çekiyor. Anneler sallamanın bebeÄŸi sakinleÅŸtirdiÄŸinden ve uyuttuÄŸundan eminler ancak uzmanlar bunun ayrıca bebeÄŸin geliÅŸimine de çok faydalı olduÄŸu hususunda dikkati çekiyorlar.

İç kulak, iÅŸitme ve denge organlarını içeren iki bölümden oluÅŸur, iÅŸitmede hiçbir rol oynamayan ikinci bölüm yalnızca dengeyle ilgilidir. İçi sıvı dolu yarım daire biçiminde üç kanaldan oluÅŸan bu bölüme ‘vestibular labirent’ denilir.

Buradaki hücreler, başın en küçük hareketi ile çalkalanan iç-kulak sıvısının çırpıntılarıyla uyarılarak başın açısal hareketini anında beyne iletirler. Görme duyusunun da yardımıyla dengenin sağlanmasına yardımcı olurlar. Çok hızla dönüp aniden durduğumuz zaman, iç kulak kanallarındaki sıvı hala dönmekte olduğundan baş dönmesi denilen durum meydana gelir.

Vücut sallanırken gözler sabit bir noktaya baktığında onlardan beyine hareket olmadığı sinyali gider. Bu iki sinyal arasındaki fark, araba tutmasında olduğu gibi bir çeşit baş dönmesi yaratır ve uyku getirir. Uykunun gelmesi vücut ihtiyacı olarak değil tamamen beyinde oluşur. Devamlı hareket halinde olan, başka şeyle meşgul olan bebeğin sallanarak uyutulması zordur.

Araştırmalar içkulak vestibular sistemi düzenli olarak uyarılan bebeklerin daha hızlı geliştiklerini, daha erken oturup, ayakta durabildiklerini gösterdiler. Salıncakta, kucakta veya ayakta sallanan bebeklerdeki reflekslerin uyarı almayan bebeklerden daha hızlı gelişmeleri araştırmacıları bir başka yöne, önemli bir çocuk sorununa yöneltti.

Hiperaktif denilen aşırı hareketli, sürekli hayal gören ve yeteneklerini geliştiremeyen çocukların vestibular sistemlerinde bazı bozukluklara rastlandı. Yapılan çalışmalar, mongoloid olan veya beyin felci geçirmiş olan çocukların vestibular uyarı ile daha iyi gelişebildiklerini gösterdiler.

Araştırmacıların daha yeni farkına vardıkları bebekleri sallayarak büyütmenin faydalarını anneler insanlığın ilk günlerinden itibaren annelik içgüdüleri ile hissetmişlerdi. Tabii burada bebeğin annesinin kucağında sallanırken, onun sesi ve kokusu ile duyduğu mutluluğun etkisini de unutmamak gerekir.

Tırnak Neden Boyanır

Parmaklara ve tırnaklara kına sürmek, milattan önce 3000 yıllarında Mısır’da çok yaygındı. Buna raÄŸmen kadınların tırnaklarını boyama adetinin asıl kökeni Çin’dir. Çin’de kadınların tırnak renkleri, ait olunan sosyal sınıfın bir göstergesiydi. Milattan Önce 600 yıllarında Çin hanedanının tırnak renkleri altuni ve gümüşi renklerdi. Daha sonraları kırmızı ve siyah renkler asaletin sembolü olarak yüzyıllar boyu kullanıldı.

Mısırlılarda da, koyu kırmızı baÅŸta olmak üzere, kırmızının tonları asaletin derecesini belli ediyordu. Toplumun alt kademelerinde yaÅŸayan kadınların tırnaklarını sadece soluk renklere boyamalarına izin veriliyor, kimse kraliçenin ve kralın tırnak boyalarının rengini kullanamıyordu. Eski Mısır’da krallar da tırnaklarını boyuyorlardı.

Erkeklerin de tırnaklarını boyamaları Mısırlılar, Babilliler ve sonraları Romalı üst rütbeli savaşçılar arasında yaygındı. Romalı komutanlar savaşa gitmeden önce saçlarını yağlarla parlatmak, kıvırcık hale getirmek ve tırnaklarını dudakları ile aynı renge boyamak için saatler harcıyorlardı.

Tarihte el ve ayak tırnaklarına gösterilen bu itina kapsamında manikür de vardı. Ur ÅŸehrinde yapılan kazılarda, Babilliler’e ait mezarlarda, saf altından manikür setleri bulunmuÅŸ olup mezarlardaki ölülerin tırnakları düzgün kesilmiÅŸ ve törpülenmiÅŸti.

Kadınların boyanmış tırnakları, binlerce yıl önce de bugün olduğu gibi bakımlı olmanın, kültürün ve asaletin sembolüydüler. Ancak aynı zamanda da çalışanlar ile tüm günlerini tırnaklarına bakarak geçiren aristokratları ayıran bir göstergeydiler.

Duble-Paça Neye Yarar

Pantolon dünyasında duble-paça arada sırada moda olur. Duble-paça demek pantolonun en altında, ayakkabıya değen kısmında, kumaşın katlanarak dikilmesi yani 2-3 santimetre yukarı katlanmış gibi durmasıdır.

GeliÅŸmekte olan çocuklarda pantolon boyunun uzatılabilmesi için pay olarak bırakılmasının yanında bir faydası olmayan hatta toz tutması bakımından sıkıntı yaratan duble-paça’nın hikayesi İngiltere’de baÅŸlıyor.

Londra’nın yaÄŸmurlu havasında dolaÅŸan asilzadeler kapalı bir yerden çıktıklarında, pantolonlarının paçaları ıslanmasınlar diye yukarı kıvırıyorlar, tekrar kapalı bir yere girdiklerinde tekrar indiriyorlardı. Bazen kapalı yerlerde pantolon paçalarını katlanmış ÅŸekilde unutuyorlar veya çamurlu ayakkabılarına deÄŸmesin diye kasten böyle tutuyorlardı.

Aslında çok da kötü olmayan bu görünüm, 1800′lü yılların sonlarında İngiltere’ye gelen Amerikalılar tarafından deÄŸiÅŸik algılandı. İngilizlerin asil sınıfına özenen yeni zengin Amerikalılar bunu ülkelerine en son moda diye taşıdılar. Terzilerinden pantolonlarının paçalarını duble-paça olarak dikmelerini istediler.

Duble-paça modası Amerikan kültürü ile beraber, özellikle sinema yoluyla, 20. yüzyılın başlarından itibaren tüm dünyaya yayıldı. Günümüzde pek fazla olmasa da kadın ve erkeklerin pantolonlarında duble-paçaya olan talep hala devam ediyor.

Mezuniyet Giysisinin Anlamı

Üniversite ve kolejlerde mezuniyet törenlerinde diploma alan öğrenciler normal kıyafetlerinin üstüne özel bir giysi giyer ve bir çeşit kep takarlar. Bu törenlerde öğretim üyeleri de şeklen benzer ama renkleri farklı giysiler giyerler. Aslında bu giysiler yıllar önce sadece mezuniyet törenlerinde değil öğrenim sırasında da giyilmek üzere tasarlanmışlardı.

Mezunların giydikleri bu akademik giysiler 12. ve 13. yüzyıllarda ilk üniversitelerin oluşmalarıyla ortaya çıktılar. Öğrenci ve öğretim üyelerinin standart giysileri bir çeşit papaz cüppesiydi. Ortaçağ Öğrencileri eğitimlerine başlamadan önce kiliseden uymaları gereken bazı emirler alıyorlar, bu emirlere uyacaklarına dair yemin ediyorlar ve cüppelerini giyerek eğitimlerine başlayabiliyorlardı.

14. yüzyılın ikinci yarısından sonra öğrencilerin cüppelerin üstündeki iÅŸleme ve süsleri takmaları yasaklandı. İlk olarak Kral VIII. Henry zamanında İngiltere’de Oxford ve Cambridge öğrencileri için özel standart akademik giysiler oluÅŸturuldu.

1800′lü yılların sonlarına kadar Avrupa’da akademik giysilerde çalışma alanlarını belirten bir renk ayrımı yoktu. Renk ayrımının ilk yapıldığı ve standart hale getirildiÄŸi yer ABD’dir. New York, Williams Koleji’nden G. Cotrell Leonard bu konuda tüm ülkede bir standart oluÅŸturmak üzere bir öneride bulundu.

Leonard’ın önerisine göre akademik giysinin kesimi, stili, kumaşı ve çalışma sahalarına göre renkleri belirleniyordu. ÖrneÄŸin eskiden ilaçlar ot ve nebattan hazırlandığı için bunların rengi olan yeÅŸil renk tıp dallarına tahsis edildi.

Başlığın ve giysinin kollarının şekil ve boyutları öğrencinin mezuniyet durumunu gösteriyordu. Lisans öğrencilerinin cüppelerinin kollan daha sivriydi ve kep yoktu. Yüksek lisans öğrencilerinin giysi kollan ise uzun, yırtmaçlı ve kapalıydı. Keplerinin ebadı da küçüktü. Doktora derecesi alanların giysilerinin kolları çan şeklinde idi, kepleri de daha büyüktü.

Keplerin astarlarının renkleri her okula göre özeldir ancak kepin kendi rengi mutlaka siyah olmalıdır. Kepin ön yüzündeki renk ise akademik çalışma sahasını belirtir. Kepin kumaşı cüppeye uygun siyah pamuklu, ipek veya herhangi bir cins olabilir. Kadife kumaşı ise sadece doktora derecesine sahip olanlar kullanabilirler.

Kepin püskülü kepe üstten tam ortadan tutturulmalıdır. Püskülün rengi siyah veya akademik branşın renginde olabilir. Altın renkli püskülleri yalnızca doktora derecesine sahip olanlar takabilirler. Üniversitelerde ve kolejlerde mezuniyet törenlerinde ve yıllık için çekilen fotoğraflarda kullanılmak üzere giyilen cüppelerde bu standartlara ne derece uyulduğu bilinmiyor.

Yaşamış İnsanların Sayısı

Bunu kesin hatta yaklaşık olarak bilmek bile zor, çünkü evrim teorisi daha tam açıklığa kavuşmuş değil. İnsanı ne zamandan başlayarak insan nüfusuna dahil etmek gerekiyor hususu üzerinde bir fikir birliğine varılabilmiş değil.

Maymunlar gibi ellerini ayak gibi kullandığı zamanlardan mı, iki ayağı üzerine kalkmayı baÅŸardığı zamandan beri mi, yoksa toplumsal yapıda belli bir üretim yapabildiÄŸi, yani diÄŸer canlılardan ayrı olarak içgüdüleri yerine aklını kullanmaya baÅŸladığı zamandan beri mi inÅŸam “insan” saymak gerekiyor belli deÄŸil.

Tabii ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaÅŸama kaygılarından nüfus sayımına vakit ayıramadılar. Tahinini olarak bu sayının 60 milyar ile 110 milyar arasında olduÄŸu sanılıyor. Resin sayı vermeyi seven araÅŸtırmacılar ise dünyada 200 bin yıldan bu yana 70 milyar insanın doÄŸup öldüğünü söylüyorlar. Åžu anda dünya nüfusunun 6 milyarı geçtiÄŸi hesaba katılırsa ÅŸu fani dünyadan gelip geçmiÅŸ insanların neredeyse yüzde 10′u hala aramızda.

Gözlüğün Tarihçesi

Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.

Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4 500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduÄŸu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Halta milattan önce l000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit’teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı.

Gözlüğü ilk bulan kiÅŸinin kim olduÄŸu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teÅŸekkür borçlu olduÄŸu, bu parlak buluÅŸu gerçekleÅŸtiren kiÅŸinin kim olduÄŸu bütün araÅŸtırmalara raÄŸmen hala sırrını koruyor. Bu kiÅŸinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik’te yaÅŸamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, OrtaçaÄŸda Venedik, İtalya’da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.

İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.

Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı.

Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluÅŸtu. Edward Scarlett 1730′da Londra’da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiÄŸi için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiÅŸ oluyordu.

Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu.

14. Yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki ÅŸekillerindeki benzerlikten dolayı ‘mercimek’ anlamında ‘lenticchie’ adını verdiler. İngilizcesi de ‘lentis’ olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan ‘lens’ adının kökeni de bu sebeple mercimeÄŸe dayanıyor.

İlk gözlükçü dükkanı 1783′de Philadelphia’da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı.

İlk güneÅŸ gözlüklerinin 1430′lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? AteÅŸte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için deÄŸildi. Sanılacağı gibi GüneÅŸ’ten korunmak için de deÄŸildi. Çinliler baÅŸta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya’dan Çin’e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoÄŸunu iste kararttılar.

Gökyüzü Neden Mavidir ?

Gökyüzünün mavi görünmesinin (Dikkat! Olmasının değil, görünmesinin. Çünkü normalde atmosferimiz, daha doğrusu hava, renksiz bir gazdır.) tek sebebi kırılma hadisesidir.

Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmız ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır.) saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.

Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.

Gün batımında veya doğumunda ise güneş ışınları atmosfere eğik girdikleri için daha fazla yol katetmek zorunda kalırlar. Bu yüzden daha çok ışın ve renk saçılır ve o posterlere konu olan, şahane gün doğumu ve batımını gözlemleyebiliriz. Çok az saçılmış olan kırmızı ışık ise güneşe ve ufuğa kızıl veya portakal görüntü verir.

Dünya’daki En Büyük Elmasın Adı Nedir?

Dünyanın en büyük elması olarak bilinen 191 karatlık Işık Dağı ya da Kuh-i Nur adıyla tanınan elmas Hindistan’da bulunmuÅŸtur ve bugün, İngiltere Krallık Hazinesi’ndedir. Adı Farsçada Işık Denizi anlamında olan, uçuk pembe renkli, yassı bir taÅŸ olan Derya-i Nur elması ise, yaklaşık 185 kırat ağırlığındadır ve bugün İran Milli Bankası’nda saklanmaktadır. Bunlara ilaveten, 1853 yılında Brezilya’da bulunan ve Güney Yıldızı adıyla tanınan 128 karatlık elmasla, Büyük MoÄŸol Elması ve bizdeki 86 karatlık Kaşıkçı Elması, dünyanın en büyük elması ve en deÄŸerli 22 elmasın arasında bulunmaktadır.